Share

Philip Morris, Marlboro ve Manisa

Hüsrev Demirulus

Şubat 2019

Bu yazı asla bir sigara reklamı yazısı değildir. Zaten ben sigara içen birisi değilim. Hayatımda hiç de tiryakisi olmadım. Sigaradan, sigara içenlerden de hoşlanmam. İçenlerin yanında da durmam. Zararlı olduğunu tartışma konusu bile yapmam. Peki, neden bir sigara markasıyla ilgilendim bu yazıda? Ben bir Manisalıyım ve bu dünyaca meşhur sigara markası ve onun sahibi ile Manisa’nın sıkı bir bağıntısı var. Manisa’da oturanlar bunu bilebilir ama bunun dışında pek çok kişinin bundan haberi olduğunu sanmıyorum. Ben bile Manisa’da oturmaya başladığım 2017 yılında öğrendim bu ilginç hikâyeyi. Hikâye çalışmak, başamak, vefa, sağlık, hayır yapmak gibi temaları içeriyor. Bu bakımdan sizlerle paylaşma gereğini duydum.

Marlboro markası var olduğundan beri dünya sigara üreticileri arasında en kaliteli seçeneklerden biri olmuştur. Amerika’dan çıktığı yolda bütün dünyanın tütün pazarında öyle bir hâkimiyet kurmuştur ki, sonradan var olan birçok sigara markası dahi hiçbir zaman Marlboro’ya kafa tutacak seviyeye gelememiştir. Durum bugün de büyük ölçüde aynıdır ama malum, sigara fiyatlarının artmasında o kalitesi ve özgüveniyle en çok Marlboro etkilenmiştir. Dolayısıyla Marlboro sigarasını tercih edenler de aylık yüklü bir bütçeyi sigaralarına ayırmak zorunda kalmaktadır.

Marlboro’nun günümüzde dünya tütün pazarındaki yeri önemli tabii. Ama biz bu yazımızda Marlboro’nun muhtemelen çok az kişinin bildiği kuruluş hikâyesinden bahsedeceğiz. Ayrıntılara girmeden önce belirtmek isteriz ki Marlboro; Manisa tütünlerinden ve işçiliğinden doğarak ABD’de kendini pazarlamış bir dünya markasıdır. Kökenleri II. Abdülhamit döneminin Ege Bölgesi’ne, Osmanlı-ABD ilişkilerine kadar dayanmaktadır.

Marlboro’nun Kurucusu Kimdir?

Marlboro; 1902 yılında ABD’de Morris Şinasi tarafından kurulmuştur (solda). Yani günümüzde tam 115 yaşında olan asırlık bir dünya devidir. Peki; kalitesi ve pahalılığıyla bize tıpkı gâvur mallarını hatırlatan bu sigara markasının kökleri nasıl oluyor da Manisa’ya dayanıyor. Durumu açıklayabilmek için markanın kurucusu Manisalı Morris Şinasi’nin hayat hikâyesine değinmemiz gerekiyor.

Ta 1492’de Endülüs Emeviler’i yıkılırken İspanyolların katliamından kaçan Müslümanlar ve Museviler gemilerle Aknenize açılırlar. Günlerce aç bilaç sefil halde yol alırlar. Müslümanların tamamına yakını Arap olduğu için Kuzey Afrika kıyılarındaki Fas, Tunus, Cezayir, Libya ve Mısır gibi ülkelerde gemilerden inerler. Gemilerde sadece Museviler (Yahudiler) kalır. Hiçbir Avrupa devleti Yahudileri Kabul etmez. Açlıktan ve hastalıktan ölmek üzere olan Yahudileri taşıyan gemiler Ege Denizine yönelirler. Zamanın Osmanlı Padişahına yalvarırlar.

Padişah II. Selim’de eman verir ve Yahudileri ülkesine kabul eder. Gemidekilerin çoğu İstanbul’da inmiştir ama ondan evvel İzmir limanına yanaşan gemilerden bir kısım Yahudi de İzmir’de karaya çıkarlar. İşte Moris’in dedeleri de Manisa’ya yerleşirler.

Tüm dünya tarafından Marlboro’nun kurucusu olarak tanınan Morris, Osmanlı topraklarında, şehzadeler şehri Manisa’da gözlerini açarak hayatına başlamış bir Osmanlı vatandaşıdır. Asıl adı Musa Eskenazi olan Moris, 1855 yılında Manisa’da doğdu. Bölgede “Safarat Yahudileri” olarak bilinen azınlığa mensup, fakir bir ailenin dördüncü çocuğuydu. Salamon ve Jak adında iki erkek, Sultana adında da bir kız kardeşi vardı. Manisa’da tütün sanayiinde kısa bir süre çalıştı ve bu alanda biraz deneyim kazandı. 14 yaşındayken ağır bir kuşpalazı hastalığına yakalandığından Manisa’da hastaneye kaldırıldı ve tedavi gördü. Şinasi adında Müslüman Türk bir doktorun tedavisi sayesinde ölümden döndü ve iyileşti. Bundan sonra ikinci isim olarak Şinasi ismini aldı ve bu ismi hiç terketmedi.

İyileştikten bir yıl sonra bölgedeki bir Yahudi mezarlığında bekçi olarak işe başlamıştır. Fakat Morris’in bir sorunu vardır. Okuma yazma bilmemektedir. Hatta bu sorununu sonradan çok zengin bir iş adamı olmasına rağmen aşmayı düşünmemiş ve bu ilginç yönüyle de tarihe damgasını vurmuştur. Günlerden bir gün mezarlığa gelen Yahudi bir aile, bir yakınlarının mezarının yerini sorar. Fakat Morris, okuma yazma bilmediği için mezarın yerini gösteremez. Bunun sonucunda ziyarete gelen aile biraz gaddar, biraz düşüncesiz bir şekilde Morris’i şikâyet eder. Sonrasında da işten atılır.

Fakat her felaketin bir yükseliş doğurması gibi; mezar bekçiliğinden atılması Morris için yükselen bir hayatın başlangıcı olmuştur. 15-16 yaşları civarında bekçilik işinden atıldıktan sonra Musa Eskenazi 1870 yılında 15 yaşında iken kardeşi Salamon ile birlikte yalınayak ve cebinde sadece iki mecidiyeyle Manisa’dan ayrıldı. İzmir’e gelerek bir gemiye bindi. Sığır taşıyan bir gemi ile İskenderiye’ye gitti, İskenderiye’de limanda gemilere yük aktarma ve boşaltma işlerinde hama olarak çalıştı. Garafollo adında, tütün ticareti ve sigara imalatı yapan zengin bir Yunanlı, Musa’ya yakınlık duydu ve onun hamiliğini üstlendi. Onu evine aldı ve kendi oğlu ölmüş olduğundan ona öz oğlu gibi davrandı. Garafollo, Musa’ya adabı muaşeret ve toplum içinde nasıl davranılacağını öğretti.

1875 yılında, yani henüz 20 yaşındayken Amerika’ya göç etmeye karar vermişti bile. İşte bu adım; Marlboro’nun öncüsü olan hamlelerin başlangıcıdır. Musa otuz yaşına kadar (1885) İskenderiye’de kaldı, tütün ticaretini ve sigara imalatını iyice öğrendi. Bir gün Garafollo, Musa’ya “Artık Amerika’ya gitme zamanın geldi, zira orası fırsatlar ülkesidir” dedi. Bunun üzerine Musa, Garafollo’nun kendisine verdiği 25.000 dolar ödünç parayla, Amerika’ya göç etti. Morris, Chicago (Şikago)’da bulunan bir tütün fuarına katıldı. Burada sergilediği tütün yapıştırma makinesi ile ilgileri üzerine topladı. Aldığı siparişlerle ciddi kazanç elde eden Morris; ABD’deki ilk ticari adımını da böyle atmıştır. Kazandığı parayla patronunun borcunu hemen geri ödeyen Morris’in elinde artık kendi işini kurmak için yeterli bir sermaye de vardır.

Marlboro Markası Doğuyor

ABD’de kurduğu işin zamanlaması Morris için çok iyi olmuştur. Çünkü tam bu dönemde 1903’te ABD; Akdeniz’de ticaret yapabilmek ve gemilerini geçirebilmek için Osmanlı Devleti’yle anlaşma yapmak istemiştir. Dönemin padişahı II. Abdülhamit; ABD’nin Osmanlı devletine vergi ödemesi ve Osmanlı Devletinden tütün alması koşuluyla ticari ilişkileri geliştirmeyi kabul etmiştir. İşte bu tütün alma zorunluluğu ABD’de bulunan Morris’in önünü açmıştır.

Morris; Manisa doğumlu olması ve tütün işine orada başlaması sebebiyle hala güçlü bağlantılara sahiptir. Aynı şekilde ABD’de Osmanlı’dan tütün ithal edebilecek nadir tüccarlardan biridir. Hemen kollarını sıvayarak Manisa’dan aldığı tütünü ABD’de satmaya başladığı şirketi kurmuştur. Hatta işlerini hızlandırmak için Manisa’da yaşayan kardeşi Solomon’u da Amerika’ya getirmiştir ve şirketin ismi “Schinasi Brothers Company” olmuştur. Bu Şinasi Kardeşler Şirketi; Marlboro’nun temelini atanlar olarak kabul edilir. Fakat daha sonraları Marlboro markası; ailenin arkadaşı olan Philip’in de katılımıyla kurulan ‘Philip Morris Company’ tarafından üretilir.

Şinasi kardeşler ne alaka diyeceksiniz. Yukarıda bahsedilen Müslüman doktor hikâyesini hatırlayınız. Aile; Morris’i iyileştirmesi sebebiyle din farkına aldırmadan Morris’in ikinci adını Şinasi olarak koymuştur.  Morris de bu ismi hayatının her anında ve her başarısında yansıtmaktan çekinmemiştir.

Manisa Moris (Musa) Şinasi Hastanesi’nin Serüveni

Hâlihazırda Manisa’da faal durumda olan Merkez Efendi Devlet hastanesine bağlı Moris Şinasi Çocuk Hastanesi Yerleşkesi, adını işte bu Manisalı bir Yahudi olan Moris Sinaşi’den almaktadır. 1933 yılında faaliyete geçen hastane bugün Sağlık Bakanlığı’na bağlı olarak yönetilmektedir.

 

Musa (Moris) Şinasi Eskenazi (solda) Amerika’ya göç ettiğinde Moris Şinasi adını aldı. 1893 yılında patentini aldığı sigara sarma makinesi ve makinede sarılmış bir paket sigarayla Uluslararası Şikago Fuarı’na katıldı. O günlerde herkes tütününü elde sarıp kendi sigarasını yaptığından Moris’in patentini aldığı sigara sarma makinesi, devrim yaratan bir yenilikti. Fuardan sonra Moris Şinasi, New York’a döndü ve kardeşi Salamon’u yanına getirtti, İskenderiye’den ayrılırken Garafollo’dan ödünç aldığı parayı da kendisine iade etti. Şinasi kardeşler 1893 yılında, Broadway ve 120. Sokak’ın kesiştiği yerde küçük bir sigara fabrikası kurdular, işçilerini de Manisa’dan getirttiler. Şirketin adı Schinasi Brothers Company (Şinasi Biraderler Şirketi) idi. iki kardeş bu fabrikada Osmanlı Devleti’nden tütün ithal edip hazır sigara üretmeye başladı. Bu sigaralar seyyar satıcılar tarafından satışa sunuluyordu. Sigara kâğıdı ise Mısır’dan ithal ediliyordu. Üretilen sigaranın markası Egyptian Prettiest (En Güzel Mısırlı) idi ve yirmi sigaralık bir paket 0,35 dolara satılıyordu. Bu o dönem için pahalı bir fiyattı. Başta fabrikada yaklaşık iki yüz Manisalı Yahudi işçi çalışıyordu. İşçiler haftada altı gün çalışıyorlardı.

Bu çalışma koşulları Amerika’da yayımlanan ve Sefarad Yahudilerine hitap eden La America gazetesi tarafından eleştirildi. Gazete Şinasi kardeşlerden işçileri sadece beş gün çalıştırmalarını istedi. Şinasi kardeşler hemşerileri olan Sefarad Yahudilerine yardımda bulunmak amacıyla özellikle Sefarad Yahudisi olan işçileri istihdam ettiklerini beyan ederek kendilerini savundular. Ancak birçok kişi Şinasi kardeşleri işçileri düşük ücretle çalıştırıp sömürmekle suçladı. Fabrikada Yunanistan’dan göç etmiş Yahudi kadınlar da çalıştı. Şinasi Biraderler Şirketi, bir diğer sigara şirketinin de doğmasına neden oldu. Sam Benaderet adında Türkiyeli bir Yahudi Şinasi Biraderler’de ustabaşı olarak çalışmıştı. Sam Benaderet daha sonra 1915 yılında San Fransisco’ya yerleşti ve kendi sigara fabrikasını kurdu. Bu fabrika 1980 yılının Mart ayına kadar faal durumdaydı.

Musa ve Salamon kardeşler çok kısa sürede büyük bir ticari başarıya ulaşıp beş ila altı yıl zarfında milyoner olmuşlardı. Sultan II. Abdülhamit Amerika’ya sayesinde Türk tütünü ihraç ettiği için 1906 yılında Moris Şinasi’yi dördüncü dereceden Mecidiye nişanıyla taltif etti. Moris Şinasi daha sonra ittihat ve Terakki Cemiyeti’ne de üye oldu. Moris Şinasi Amerika’da yedi yıl bekâr yaşadıktan sonra evlenmeye karar verdi. O zaman elli yaşındaydı, iş için Selanik’e gittiğinde arkadaşı Jozef Ben Rubi’den kendisine uygun bir eş bulması için yardım etmesini rica etti. Jozef Ben Rubi’nin evinde otururken onun 16 yaşında ve halen okulda okumakta olan torunun Laruette’nin fotoğrafını gördü (solda). Bunun üzerine Moris arkadaşına “çok güzel bir kız, benimle evlenmek ister mi?” diye sordu. Josef bu soruya gülerek şu cevabı verdi: “Musa sen yaşlı bir adamsın. Laurette ise küçük bir kız.” Ancak Moris Şinasi buna rağmen ısrar etti: “Okuldan eve geldiğinde kendisine sorar mısın?”

Laurette Ben Rubi okuldan eve döndüğünde Moris Şinasi ile karşılaşır karşılaşmaz ona ilk bakışta aşık oldu. Moris Şinasi çok zengin ve çok önemli bir insan olduğundan Laurette, Moris’in evlenme teklifine “evet” cevabını verdi. Moris ve Laurette (sağda) 1903 yılında Selanik’te evlenip birlikte New York’a gittiler. Moris karısı İçin New York’ta Riverside Drive 351 numarada İtalya’dan ithal ettiği mermerlerle büyük bir malikâne inşa etti. Bu evde 4 Ağustos 1907 tarihinde Altina adında ilk kızı, daha sonra da Victoria ve Juliette adlarında iki kızı daha dünyaya geldi.

New York’taki 35 odalı malikânenin birçok odası Türk üslûbunda döşetilmiş, banyosu da Türk hamamı tarzında kurnalı olarak inşa edilmişti. Evin bekçiliğini Cako adında Anadolu’dan Amerika’ya göç etmiş bir Yahudi üstlenmişti. Moris Şinasi Amerika’da yaşarken evde piyano olmasına rağmen gramofonda Türk musikisine ait taş plakları dinlerdi. Moris’in kardeşi Salamon Şinasi de aynı bölgede ayrı bir malikâne satın aldığından iki kardeş birbirlerine yakın olarak yaşamaya devam ettiler. Şinasi kardeşlerin Osmanlı Devleti ile olan mükemmel ilişkileri ve tütünü de Osmanlı Devleti’nden ithal etmeleri nedeniyle Padişah, Salamon Şinasi’nin oğlu Leon’a dönemin Washington sefiri Mehmet Ali Bey vasıtasıyla safkan bir Arap damızlık atı hediye etti.

Moris Şinasi Amerika’ya göç edip sıkıntıya düşmüş Türklere de yardım etti. Bunun bir kanıtı bu yüzyılın başında Amerika’ya göç eden ve iş bulamadığı için çok sıkıntılı anlar geçiren İstanbullu bir şofördür. Hamdi adındaki bu şoför New York’ta zor aylar geçirdikten sonra Musa Şinasi’nin yanında memur olarak çalışır ve bunu da şöyle anlatır: “Bu sıkıntılı, üzücü ve ezici yaşayış tütün tüccarı Eskenazi Efendi’nin yanına şoför olarak girinceye kadar devam etti. Bu Eskenazi Efendi’yi siz de tanırsınız. Ölürken Manisa’da hastane yaptırılmak üzere para bırakan zengin vatandaşımız. Eskenazi Efendi çok iyi, çok hayırperver bir adamdı. Yanında altı ay çalıştım. Altı ay sonra Türkiye’de hürriyet ilan edildiğini duyduk. New York’taki konsolosumuz Münir Bey’in teşebbüsü ile bu şehirde bulunan Türkler büyük bir miting yaptık. Vatan hepimizin gözünde tütüyordu, İstanbul’a dönmeye karar verdim. Kararımı Eskenazi Efendi’ye söyledim. Bana bilet parası, üstelik bir hayli de bahşiş verdi.”

Şinasi kardeşler Sefarad Yahudilerinin kurdukları derneklerde de faaldiler. Çoğunluğu Anadolu’dan göç etmiş olan Yahudilerin üye olduğu 1899 yılında kurulan Union and Peace Society (Dayanışma ve Barış Cemiyeti)’ne üye idiler. Moris Şinasi 1914 yılında Doğu Yahudileri Federasyonu’nun onursal başkanlığına da seçildi.

1916 yılında Tobacco Products Company (Tütün Ürünleri Şirketi), Şinasi Biraderler Şirketi’ni üç buçuk milyon dolar nakit ile satın aldı. Bu paraya Şinasi Biraderler’in Amerika ve Avrupa depolarında bulunan 1.300.000 dolar değerinde Türk tütünü stokları da dâhildi. Fabrika satıldığında yıllık kapasitesi İki yüz elli milyon sigara idi. 21 Şirket satıldıktan sonra Salamon Şinasi’nin oğlu Leon Şinasi şirketin başkanlığına getirildi.

Moris Şinasi’nin milyonerliğe uzanan yaşam öyküsü değişik kişiler tarafından değişik zamanlarda değişik şekillerde anlatılmıştır. Peyami Safa Musa Şinasi’den şöyle bahseder: “Manisa’da bir hastane yapılması için dört yüz bin lira vakfederek ölen Moiz Eskenazi, gençliğinde meteliksiz bir adammış İzmir ve Manisa hahamhanelerinde iş aramış, fakat okuması yazması olmadığı için bulamamış. Sonra İzmir’den Mısır’a gider, pek nafile bir sermaye ile ufak bir tütüncü dükkânı açar Mısır’dan da Amerika’ya geçer ve nihayet… milyoner olur.”

Fakat Amerika’daki zengin dostları, niçin mektupları ile telgraflarını daima kâtiplerine okuttuğunu ona sorarlar. “Pek öyle okumam yazmam yoktur!” cevabını verir ve hayatını anlatır.

‘Garip şey!’ derler, ‘okuma yazma bilmediğiniz halde milyoner oldunuz, ya bilseydiniz ne olacaktınız?’ ‘Ne mi olacaktım? Gayet basit: hahamhanede kâtip veya mezarlıkta bekçi!’ der.

Bir başka kaynağın anlatımı ise şu şekildedir:

“Bir zaman Manisa’dan bir grup yaptıracakları hastanenin parasını tedarik edebilmek için Amerika’da bulunan zengin hemşerileri Moris Şinasi’nin yanıma giderler. Tesis edecekleri çocuk hastanesinden bahsedip yardım talep ederler. Moris Şinasi kendilerine bir çek uzatır ve “Ne kadar istiyorsanız yazınız” der. Onlar da “efendim, siz yazınız” derler. Der ki, “Ben, okuma yazma bilmem ki!” Onlar  “ya bir de okumanız yazmanız olsaydı, kim bilir neler olurdunuz!” derler. O ise, “Eğer okumam yazmam olsaydı kiliseye bekçi olurdum. Aslında gittim, müracaat ettim fakat bana, senin okuman yazman yok diyerek, bekçilik vermediler. Ben de gemiye atlayıp Amerika’ya geldim ve gördüğünüz gibi büyük bir zengin oldum,” der.”

En nihayet bir Yahudi kaynağı bu hikâyeyi daha değişik bir şekilde anlatır:

“Bundan yıllar önce Manisa’da kalabalık bir cemaat yaşarmış. Böyle bir cemaatin kendine özgü bir mezarlığı olması ise çok doğal, işte Manisa’daki Musevi mezarlığında Moris Şinasi adlı biri bekçilik yaparmış. Günlerden bir gün oldukça varlıklı bir adam elinde aradığı mezarın kaydı yazılı bir kâğıtla bekçi Moris’e danışır. Fakat bizim Moris okuma yazma bilmemektedir. Üzülerek yardımcı olamaz. ‘Okuma yazma bilmeyen bir zatı nasıl mezarlık bekçisi yaparsınız?’ şeklinde cemaat yetkililerine şikâyette bulunan bu varlıklı kişi Moris’in işine son verilmesine neden olur.

Zavallı Moris, Manisa sokaklarında aylak aylak dolaşmaktadır. Kimsesiz Moris’in Manisa’da yaşantısını sürdürmesi artık mümkün değildir. Moris tam umudunu yitirmek üzereydi ki, kahvede otururken yanına yaklaşan biri: ‘Bak Moris, duyduğuma göre son günlerde İzmir’den kalkan şileplerle Amerika’ya ulaşanlar oldukça fazlaymış.’ Bu söz Moris’e yetmiştir. Ertesi gün sırtında Manisa’nın mis gibi kokan tütününü doldurduğu bir torba ile Amerika’ya yol alan bir şilebin içindedir bile. Moris tütün dolu torbayı niye yanıma almıştır? Zannederim, fazla bir şey bildiğinden değil. Satın alabileceği veya götürebileceği hiçbir eşya olmadığından herhalde.

Her neyse, Moris caddelerde yürürken tütün saran kişiler görünce getirdiği torbanın ne kadar doğru bir seçim olduğunu anlar. Artık o da New York caddelerinde tütün sarmaktadır. Bunun üzerine bir yolunu bulup da Manisa’ya ona tütün göndermeleri için haber salar. Aradan geçen zaman zarfında Moris’in tütünleri herkes tarafından beğenilmektedir. Ve aradan geçen çok uzun zaman zarfında Moris Eskenazi Amerika’nın tütün kralı olmuştur. Ancak onun bir minnet borcu vardır. Doğduğu büyüdüğü şehir olan Manisa’ya bir hastane yaptıracaktır.”

Moris Şinasi (sağda) 1929 yılının Eylül ayında öldü. Cenazesi 6 Ekim 1929 tarihinde kaldırıldı. Öldüğünde servetinin on milyon doların üstünde olduğu tahmin ediliyordu. Musa Şinasi 14 yaşında iken (1869) geçirdiği hastalıktan kurtarıldığı Manisa’ya bir hastane kurulması amacıyla servetinin bir milyon dolarlık kısmını bu şehirde kendi adını taşıyan bir hastane kurulması için bağışlar. Moris Şinasi Amerika’daki Kadınlar Hastanesi, Lying-İn Hastanesi, St.Lukes, Sydenham, Presbyterian ve çocuk hastanelerinin her birine de üç yüz biner dolar bağışta bulunulmasını vasiyet eder.

Laurette Eskenazi’nin Türkiye’yi Ziyareti

Moris Şinasi’nin vasiyeti gereğince Laurette Eskenazi, eşinin doğum yeri olan Manisa’ya seyahat için hazırlıklara başlar; eşinin adını taşıyacak hastanenin inşası için Türkiye’ye gitmektedir. Ancak Selanik doğumlu Laurette Eskenazi, Amerikan vatandaşlığına geçen Moris ile evlendiğinden kendisi de Amerikan vatandaşı olmuştur. Bu nedenle Laurette Şinasi, Türkiye’ye geldiği takdirde eski bir Türk vatandaşı olması nedeniyle Türkiye’ye giriş veya çıkışında bir engel veya zorlukla karşılaşıp karşılaşmayacağı konusunda mütereddit idi. Bu nedenle Amerikan Dışişleri Bakanlığı ve Türkiye’nin Washington’daki büyükelçisi Ahmet Muhtar Bey ile bu konuyu aydınlığa kavuşturmak için temaslar yapıldı. Yapılan temaslar sonucunda böyle bir güçlüğün söz konusu olmadığı anlaşıldı ve Laurette Eskenazi Manisa’ya seyahat etmeye karar verdi.

Laurette Eskenazi eşinin hastane yapımı için vakfettiği mal varlığını yöneten Chemical Bank and Trust Company yöneticilerinden Huntington Turner’la birlikte 27 Nisan 1930 tarihinde İstanbul’a geldi. Ancak gelmeden önce bu bağıştan haberdar olan, İstanbul’da kurulu Amiral Bristol Hastanesi başhekimi Dr. Sheppard, Chemical Bank and Trust Company ile temasa geçerek hastanenin Manisa yerine İstanbul’da yapılmasını talep etti. Amerikan Dışişleri Bakanlığı da konuya ilişkin görüşünü belirtirken hastanenin Manisa yerine İstanbul’da yapılmasını tavsiye etti. Ancak Moris Şinasi’nin vasiyetini yerine getirecek olan bankanın vasiyetnameye uygun olarak davranacağını tahmin ettiğini ekledi. Laurette Eskenazi ve banka yöneticisi Huntington Turner, İstanbul’a vardıktan iki gün sonra Ankara’ya gidip Sıhhat ve içtimai Muavenet Vekili Dr. Refik Saydam’ı ziyaret ettiler. Dr. Refik Saydam’la olan görüşmede Washington Büyükelçisi Ahmet Muhtar Bey’in kardeşi Orhan Şemsüddin Bey de hazır bulundu. Misafirler daha sonra Amerikan Büyükelçiliği aracılığıyla Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras’ı da ziyaret ettiler.

Ziyaretin ertesi günü Dr. Refik Saydam misafirleri evine yemeğe davet etti. Davette vekâlet mensupları da hazır bulundular. Yemek sırasında Dr. Refik Saydam’ın hastanenin Manisa’da kurulması konusunda pek istekli olmadığı görüldü. Refik Saydam, hastanenin inşası için gerekli arazinin hükümet tarafından temin edilip bağışlanacağına ve arazinin ve inşa edilecek binaların vergiden muaf tutulacağına dair söz verdi. Laurette Eskenazi daha sonra Gülcemal vapuru ile önce İzmir’e oradan da karayoluyla Manisa’ya gitti. 11 Mayıs 1930 günü Manisa’ya varan Laurette Eskenazi kendisi için Özel olarak Ankara’dan Manisa’ya gelen Sıhhat ve içtimai Muavenet Vekâleti umumi müfettişi Fuat Bey, aynı vekâletten Dr. Naci Bey, CHF müfettişi Zühdi Bey, Belediye başkanı Rıza Bey ve Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kadınlar Birliği üyeleri tarafından karşılanır. Manisa belediyesi adına Madam Eskenazi’ye teşekkür edilip onuruna bir ziyafet verilir; sonra Laurette Eskenazi eşinin Manisa’da doğup büyüdüğü evi ziyaret eder.

Öğleden sonra da Fuat Bey ve diğer kişilerle birlikte hastane inşaatı için ayrılan iki arsayı görmeye gider. Bu arsalardan bir tanesi Eski Hastane civarında Ulu Mezarlık adındaki bölgede, diğeri de polis merkezinin karşısındaki mevkideydi. Madam Eskenazi Ulu Mezarlık mevkiinde olan araziyi beğendi. Ancak bu iki arsadan hangisinin daha uygun olduğuna dair kararın Sıhhat ve içtimai Muavenet Vekâleti tarafından verilmesini uygun gördü. Madam Eskenazi daha sonra Gülcemal gemisi ile İzmir’den İstanbul’a geri döndü. Geri dönüşünde Cumhuriyet gazetesi muhabirine verdiği demeçte şunları söylüyordu: “Ankara’ya giderek Hilal-i Ahmer (Kızılay) merkezi erkânı ile görüştüm. Oradan da Manisa’ya gittim. Hakkımda hüsnü kabul gösterilmesine müteşekkirim. Manisa’da inşa edilecek hastane için tefrik edilen (ayrılan) arsaları gördüm. Bunlardan biri tercih edildi. Şimdi planlanan yapılacak ve ona göre kaç yataklı olacağı kati surette kararlaştırılacaktır. Yakında intaç edileceğini [sonuçlanacağını] ümit ettiğim bu işle alakadar olarak burada kalacak, icap edince Ankara ve Manisa’ya tekrar gideceğim. Amerika’ya ne zaman gideceğim henüz malûm değildir”

Vakfedilen bir milyon dolarlık bağışın iki yüz bin doları hastanenin inşaatına ve gerekli donanımın alınmasına, bakiye 800.000 doların ise menkul kıymetlere yatırılıp bu yatırımdan elde edilecek gelirin, her yıl hastaneye gönderilmesine karar verildi. Chemical Bank temsilcisi Huntington Turner, Madam Eskenazi’yle İstanbul’a geri döndükten sonra, Ankara’ya tekrar gidip Dr. Refik Saydam ve başvekil İsmet İnönü ile görüştü ve 27 Mayıs 1930 tarihinde Ankara’dan ayrıldı. Ayrılmasından hemen sonra Dr. Refik Saydam, Chemical Bank and Trust Co.’nun gönderdiği yazıda hastanenin inşaası için nakden ödenecek olan iki yüz bin dolarlık tutarla kırk yataklık bir hastanenin inşa edilebileceğini bildirdi. Turner’a, kendisinin teklif ettiği gibi, vakfedilen 800.000 dolarlık kısmın menkul kıymetlere yatırılmasından elde edilecek yıllık yaklaşık otuz-bin dolar gelirin her yıl hastaneye bağışlanmak üzere T.C. Ziraat Bankası A.Ş.’ye havale edilmesinin uygun olduğunu söylemiştir.

Hastanenin o zamanlar çok geniş arazisi vardır ve burada inek, koyun, keçi ve tavuk gibi hayvanlar beslenir ve sebze, meyve yetiştirilir ki, çocukları taze besinlerle beslesinler diye. Yine bu hastanenin faytondan ambulansı ve başhekimin faytondan makam aracı vardır. Bütün bu ayrıntılar bizzat Morris tarafından düşünülmüştür. Geriye kalan 200 bin dolarla da devlet tahvili alarak, bu tahvillerin getirisi olan 33 bin dolar her yıl 2 taksit halinde, Morris Şinasi Çocuk Hastanesine gönderilir.

Morris Şinasi kurduğu bu vakıfla hastanenin geleceğini de düşünmüştür.. Chemical Bank Of New York’u da mutemet tayin etmiştir. 3 yılda bir kurduğu vakfın mütevelli heyeti Türkiye’ye gelerek, Manisa’da hastaneyi ziyaret etmekte ve yapılan işleri yerinde denetlemekteydiler taaa ki bu yıla dek..

Bu yıl Sağlıkta devrim yapan Hükümetimiz hasta garantili şehir hastanelerinden birini de Manisa’ya yapar ve Morris Şinasi Çocuk Hastanesi kapatılır.! Arazisi mi? Şimdilik atıl durumda.. İnşallah imara açılıp, parsellenip satılmaz.

Morris Şinasi’den bir Anektod ve Philip Morris

Morris, Yunanistan’da bir basın açıklaması yapar. Bir gazeteci bir kâğıda bir soru yazar ve Morris’e verir. Morris kâğıdı yanındakine verir ve “Ben okuma bilmem, sen oku” der.. Ardından başka bir gazeteci; “Okuma yazma bilmeden bu kadar zengin oldunuz.. Birde tahsilli olsanız kim bilir ne olurdunuz?” der. Morris şöyle yanıtlar; “İyi bir mezar bekçisi olurdum!”

1916 yılında şirketin tüm haklarını Amerikan Tabacco Company’e satar ve iş hayatından çekilir. Bu arada çocuklarını kurduğu ve Morris’in arkadaşı Philip’in de ortak olduğu Morris bizzat kurmuştur ve şu an dünya tütün devi olan Philip / Morris Company (solda) doğmuştur. Gerisini bilirsiniz..

Sonuç ve Çıkarım

Yahudilerin ticarete kafalarının ne kadar çalıştıkları herkesçe malumdur. Bu hikâye de bunlardan birisidir. Herkes zengin olabilir ama vefalı olmak, hayırsever olmak herkese nasip olmayabilir. Gayrimüslim birisinin ticaretteki başarının yanı sıra doğduğu memlekete vefa gösterip hastane yapması, kendisini iyileştiren doktorun adını alması ve hayatı boyunca bu adı kullanması, inşa ettiği hastaneye de bu adı vermesi takdire şayandır. Ayrıca hayatı boyunca kurduğu şirketlerde kendi milletinden insanları çalıştırması, şirketi için hammaddeyi doğduğu vatanından alması da bir vefa örneğidir.

Bu hikâyede, Müslüman zenginlerimize hayırseverlik ve vefa noktasında cömert olmaları bakımından çarpıcı örnekler vardır.

Kaynakar

https://kimkurdu.com/marlboroyu-kim-kurdu-manisadan-dogan-bir-tutun-devi/

http://www.akintarih.com/yabancitarih/hastane/hastane.htm

Leave a Comment