Share

Bir Yeşil Kart Hikâyesi

Cemil Demir (Kasım 2018)

Bir Yeşil Kart Hikâyesi ile ilgili görsel sonucu

Burada bahsi geçen “Yeşil Kart” ABD’nin verdiği ‘Green Kart” değildir. ABD’nin Yeşil kartı daha medyatik ve ilgi çekici olduğu için akla ilk onu çağrıştırıyor olabileceğinden hikâyemize başlamadan önce bir ön bilgi vermeyi uygun buldum.

Ülkemizde sağlık sigortasının halka yaygınlaştırılması için uygulanan yeşil kart, 1992’de Cumhurbaşkanı Özal’ın Başbakanı Demirel tarafından icat edilmiş ve uygulanmıştır. Malum memurlar ve sigortalıların sağlık güvenceleri vardı. Bunun dışında kalanlar arasında zengin olanlar ya kendilerini özel sigorta yaptırırlar ya da parasıyla muayene ve tedavi olurlardı. Ama ya dar gelirliler! İşte onların durumu çok zordu. Hasta olmamak için dua ederlerdi sadece. Ama hasta olmamak elde değildi ki! Bir hasta olmaya görsün fakir! O zaman hapı yutardı artık! Elinde avucunda ne varsa harcar, o da mı yetmedi mi, borca girerdi. İşte yeşil kart uygulaması gerçekten de fakirin işine çok yaradı. Gerçi, bazı suistimaller de olmadı değil. Bu yüzden 2012 yılında yeşil kart uygulaması yürürlükten kaldırılarak Genel Sağlık Sigortası Uygulamasına geçildi. İşte bu hikâye o suistimaller yüzünden işlenen sahtekârlıkları ve şeytanın aklına gelmeyecek entrikaları anlatmaktadır.

Şimdi sizinle Dicle nehrinin getirdiği bereketli alüvyonlu topraklarda sebze ve meyve yetiştiren, bunun yanında süt inekçiliği de yapan bir köyümüze gidiyoruz. Köylünün kafasına göre oluşturduğu sokakların iki yakasına yerleştirilmiş mimarı ve mühendisi her evin sahibi olan evlerin arasında çocuklar oynuyordu. Yazın yakıcı sıcaklığı çocukların yüzünü kavursa da, toz-toprak-saman karışımı ile birlikte keskin gübre kokusuna alışkın olan burunlarından sallanan sümüklere aldırış etmeden sokakta oynayan çocuklar, arada bir esen rüzgârın kirli saçlarını savurmasından memnun görünüyorlardı.

Sokaklarda tek tük köpekler havlıyor, kediler hızla kaçarak bir gölgenin altına giriyorlardı. Tavuklar için çayırda hazırlanmış kümeslerde birkaç tavuk tünemiş, horoz ve diğer birkaç tavuk da civcivleriyle birlikte otların arasında gagalarıyla bir şeyler arıyorlardı aceleleri varmış gibi. Uzaktan bir çocuk koşarak yanımıza geliyor, bir şey söylemeden dikkatlice yüzümüze bakıyordu. Ama bizi tanımıyordu belli ki.

Sıcaktan bunalan evlerin ardına kadar açık olan kapılarından dışarılara insan sesleri yayılıyordu. Bir kadın kocasına:

-Bey, benim bir gözüm görmüyor. Beni şehre doktura götür. Adam:

-Tamam, gidelim ama senin yeşil kartın yok!

-Komşunun Hatice’nin kartı var. Ben zaten ona benzerim biraz. Onunkini alıp gideriz. Ve öyle yapıyorlar.

Arabalarıyla köyün çamurlu yollarında biriken kirli sulara bata çıka, sallanarak asfalta vardılar. Asfalt sıcaktan kaynıyordu. Hatta yer yer erimiş ve arabanın lastiklerine yapışıyor, lastiklerden şıpır şıpır sesler geliyordu. Asfalttan yansıyan sıcak hava ile katran kokusu arabanın açık pencerelerinden içeriye dalıyordu. Koku gelmesin diye pencereleri kapasalar bu sefer arabanın içi fırın gibi oluyordu. Arabada klima da yoktu yani.

Neyse, şehre gelip üniversite hastanesinde sıra alıyorlar ve birkaç saat bekledikten sonra göz polikliniğine kayıt taptırıyorlar. Öğleden sonra da sıra geldiğinde muayene yapılıyor. “Görmesi zor ama bir ameliyat yapalım”, diyor doktor. Nitekim sonuç değişmiyor. Ameliyat sonrası kadının bir gözü tamamen görmez oluyor. Talihsiz kadın hastaneden taburcu oluyor ve köydeki evine dönüyorlar üzgün bir şekilde. Başlar öne eğik bir şekilde eve giriyorlar.

İşler bundan sonra işler sarpa sarıyor. Karı koca artık eskisi gibi pek konuşmuyorlar birbiriyle. Çok ihtiyaç oldukça konuşuyorlar. Kadın önceleri anlam veremiyor kocasının soğukluğuna. Ama sonunda adam baklayı ağzından çıkarıyor. Zaman geçtikçe adam karısını beğenmemeye başlıyor ve ondan ayrılmak istiyor. Karısına pat diye:

-Karı ben seni boşamak yeniden evlenmek istiyorum, deyince kadının dünyası başına yıkılıyor kadının. Adeta beyninden vurulmuşa dönüyor. Biz gözünün görmediğine mi yansın, herifin boşamak istemesine mi? Zaten üzgün iken yapılır mıydı bu? Kabullenmek çok zordu.

-Ne demek boşuyorum! Sen beni aldığında ben sapasağlam genç bir kızdım. Sana bir sürü çocuk verdim. Bu uğurda bir gözümü kaybettim. Sonunda bana yapacağın bu muydu? Diyor, ama kocasına çok da söz geçiremiyordu. Adam tam bir eşşekti yani! Ve herif karısından habersiz boşanma davası açıyor. Kadın ise boşanıp ortalıkta kalmak istemediği için bir avukat tutuyor. Avukatı akıl veriyor ve hastaneden rapor talep ediyorlar. Kadın hem hastaneyi mahkemeye verip tazminat alacak, hem de herifin boşamasına mani olacak. Duruşma günü gelip çatıyor. Mahkemede hâkim boşanmak isteyen adama soruyor:

– Neden boşanmak istiyorsun, söyle bakalım?

-Anlaşamıyoruz, geçinemiyoruz.

-Neden?

-Bir sürü şey var Hâkim Bey!

-Birisini söyle. Ahlaksızlık var mı, aldatma var mı, ne var?

-Yoo, Hâkim Bey öyle bir şey yok! Olamaz zaten, izin verir miyim ben?

-Eee öyleyse nedir? Senin parana, malına mı zarar verdi, hırsızlık mı yaptı, canına mı kast etti, nedir? Adam önüne bakıyor susuyordu. Hâkim adama kızıyor, azarlıyor ve boşanma davasını düşürüyor. Adam karısının kör olduğundan dolayı boşamak istiyor ama bunu hâkime söyleyemiyor tabi. Çünkü bu boşanmayı gerektirecek bir durum değil.

Kadın avukatına gözünün hastanede kör edildiğini söylüyor ve hastaneden tazminat alalım, diyor. Avukatı hastaneden muayene ve ameliyat raporlarını istiyor. Gelen raporlarda başkasının ismi yazıyor tabi ki. Avukat:

-Bu ne? Diyor kadına. Sen başkasının adına muayene olmuşsun. Tazminat alamayacağımız gibi, sahte evrakla tedavi görmekten de ceza alabilirsin, diyor kadına. Kadın hatırlıyor o zaman yaptıkları yanlışı.

-Evet, diyor bana yeşil kart çıkarmamıştı kocam, hatta nüfus kâğıdım bile yoktu benim. Çok sonra çıkarıldı. Aslında parası da var kocamın ama cimridir bizimkisi. İşte bizim adam böyle bir adam ne yapayım, çocuklarımın babası!

Aslında özellikle kırsal kesimlerde bu gibi ihmaller çok yaygındır. Sebebi başta cahillik ve medeniyetten uzak olmanın yanında, bu kesim ahalisinin devlet dairelerinden mümkün olduğunca uzak kalmayı yeğlemesinden kaynaklanmaktadır. Bunun arka planında ise özellikle ta 1920’lerden başlayıp 1950’lere kadar süren ve sonra da yoğunluğu azalarak devam eden jandarma dipçiğinin getirdiği bir devlet korkusu yatmaktadır. Neyse avukat:

-Yine de kocanla kötü olma sen şimdi. Boşanmak istemeyen sen değil misin? İşte istediğin oldu. Kocan boşayamadı seni. İdare edeceksin artık kocanı. Tazminatı falan da unut şimdi sen! Bu işi kurcalarsak birçok kişi zarar görür. Bizim de elimize bir şey geçmez. Hatta en büyük zararı sen görebilirsin, der.

Kadıncağız çaresiz evinin yolunu tutar. Ama bir kere soğukluk girmiştir araya. Aynı evde yaşasalar da birbirleriyle konuşmuyor ve beraber olmuyorlardır artık. Ayrı odalarda yatmakta, ayrı yerlerde, ayrı zamanlarda yemeklerini yemektedirler. Kadın bir gözünü kaybetmişti ama genel sağlığı yerindeydi. Sapasağlamdı yani. Ancak kadından yaşça epey büyük olan kocasının ise yıllar geçtikçe yaşı daha da ilerlediği için hastalıklar bütün vücudunu sarmıştı. Her gün bir hastalığı çıkıyordu bir yerinden. Belki de yaptığı kötülüklerin karşılığını bu dünyada da görmeye başlamıştı, kim bilir! Artık evde yatıyor ve başından kovmaya çalıştığı karısı bakıyordu ona. Tuvalete bile gidemez olmuştu. Bakımı çok zor hale gelmişti artık! Talihsiz kadıncağız ise kendisine hiç de iyi davranmayan bu zalim adama hayatının son demlerinde bakıcılık yapıyordu. Zalim de olsa kocasına iyi davranarak ahiret hesabına sevap küpünü dolduruyordu aslında. Ama bu yaptıklarının karşılığını bu dünyada da göreceği günler yaklaşıyordu.

Yaşlı adam bir gece çok fenalaşınca hemen hastaneye kaldırıyor. İki gece hastanede yatan adam ölüyor. Yakınları ağlıyor, üzülüyorlar haliyle. Ancak ortada bir problem var.

-Yahu, babamı başkasının kartıyla yatırmıştık hastaneye! Şimdi böyle çıkarırsak mahvoluruz, der büyük oğlan. Meğer babalarının da yeşil kartı yokmuş ve aynı hileyi yine yapmışlar.

-Eee ne yapacağız o zaman, der kızı.

Anneleri şaşkındır ve içinden “Bu adam öldü gitti hala onun pislikleriyle uğraşıyoruz” der. Küçük oğlu:

-Bir yolunu bulmalıyız mutlaka.

Problem yine aynı mesele. Kartın esas sahibi şu anda köyde ve hayatta. Ama bu adam öldü. Ölüm raporuyla hastaneden çıkarlarsa köydeki adam ölmüş, babaları ise ölmemiş gözükecek. Sonra veraset ve intikal meseleleri falan gelecek peşinden. Yani işler fena karışacak. Kara kara düşünürler karısı ve çocukları. Küçük oğlu kafasını çalıştırır hemen.

-Aklıma bir fikir geldi. Doktordan rica edeceğiz. Babama ölüm değil de taburcu raporu verecek.

-Nasıl ikna edeceksin doktoru oğlum, der annesi.

-Ben hallederim onu, siz bana biraz para verin sadece, der oğlan.

Hakikaten de doktoru ikna edilmiştir. Taburcu raporu alırlar. İşlemler gece geç saatlere kadar sürer. Babalarını giyindirip tekerlekli sandalyeye bindirip emniyet kemeriyle de bağlarlar. Hastanenin ön kapısından çıkartarak bir otomobilin arka koltuğuna oturturlar. Hiç kimse durumdan şüphelenmez. Öylece köye gelirler.

-Kimseye görünmeyelim ve belli etmeyelim, derler. Hemen yatağına yatırırlar.

-Evet, şimdi ne yapacağız çocuklar, der anneleri. Yine başlarlar kara kara düşünmeye. Bu sefer kafa çalıştırma sırası küçük kıza gelmişti.

-Şimdi doktora haber verip babamın öldüğünü söyleyeceğiz. O da gelip rapor yazacak. Evinde ölmüş, diyecek.

Yani bir kere gömleğin düğmesi yanlış iliklendi mi, diğerleri de yanlış oluyor haliyle. Yalan ve sahtekârlıkla başlayan bir iş, öyle de devam ediyor. Doktor geliyor muayene ediyor.

-Saatler evvel ölmüş bu adam, neden bu kadar geç haber verdiniz? Diyor. Bin dereden su getiriyorlar ama doktorun anlayacağı yok. Bu sefer ortanca oğlan girer devreye ve

-Doktor Bey, seni çok aradık bulamadık, babam da yattığı yerde ölmüş bizim de çok sonra haberimiz oldu. Ne yapalım yani, der, kestirip atar. Doktor kafa sallar ama “ Fazla da uğraşmaya gelmez bu köylü milletiyle!” der içinden ve ölüm raporunu imzalar. Minnetlerle uğurlarlar doktoru ve derin bir oh çekerler. Şimdi sıra yeşil kartı sahibine geri vermeye gelmiştir. Sabah olur, kartı verirler ve babalarının dün akşam evde öldüğünü de ilan ederler cami hoparlöründen sela eşliğinde.

Artık şimdi ölüm raporuyla birlikte babalarının nüfus kâğıdını nüfus müdürlüğüne götürüp, nüfustan düşülmesi ve veraset ilamı almak işlerinin önünde hiçbir engel kalmamıştır. Mirasın büyüğünü karısı alır tatbiki. Böylece kadın hakkını kimseye yedirmemiş hatta zalim kocasından bir nevi de intikamını almış olur. Adalet tecelli eder yani. Cehaletin ceremesini de tabanlar çeker ama.

Leave a Comment